Kuvvetler Ayrılığı İlkesi

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ ÇERÇEVESİNDE

KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ

 

Av.Naim Demirci

I) ANAYASA NEDİR :

Anayasa, bir devletin temel kurumlarının nasıl işleyeceğini belirleyen, bazı ülkelerde yazılı, bazılarında ise yazısız genel kabul görmüş kurallar bütünüdür. Anayasa, bir devletin yönetim biçimini belirtir

Anayasa ile bireylerin  temel hak ve özgürlükleri güvence altına almış olup, ayrıca, bireylerin hak ve ödevlerini belirler.

Anayasalar, değiştirilme biçimlerine göre sert ve yumuşak, yazılı olup olmalarına yazılı olan ve yazılı olmayan anayasalar, hükümlerin yazılım şekline göre, çerçeve anayasa veya olaylara dayalı (kazuistik) anayasa diye sınıflandırılırlar.

Anayasa kavramı ile iki hukuki kavram gündeme gelmektedir. Bunlar;

Maddî anlamda  anayasa, devlet organlarının kuruluşunu, işleyişini ve bireylerin devlet karşısında sahip olduğu temel hak ve özgürlükleri belirleyen, yazılı veya teamülî, kuralların bütünüdür.

Şeklî anlamda anayasa, normlar hiyerarşisinde en üst sırayı işgal eden ve kanunlardan farklı ve daha üstün bir usûlle konulan ve değiştirilebilen hukuk kurallarının bütünü olarak tanımlanmaktadır.

II) KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ NEDİR :

“Kuvvetler Ayrılığı Prensibi, Her bir faaliyeti bir organa verilmek suretiyle, devlet işlerinin muhtelif organlar arasında taksim edilmesi. Bir devlette iktidarın görmesi gereken işler ve bu işlerin icabettirdiği faaliyetler üçe ayrılır. Bunlar; plan, sevk ve idare ile, kontrol işleri şeklinde gruplandırılabilir. Başka bir ifade ile yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri şeklinde ifade edilebilirler.
Şu halde, siyasi iktidar, devlet kuvvetinin bütün yetkilerini elinde bulunduruyorlarsa o zaman “Kuvvetler Birliği Prensibi”nden, fraksiyonlar ayrı ve müstakil organlara bırakılıyorsa o zaman da “Kuvvetler Ayrılığı Prensibi”nden söz edilir.

 Devlet hayatının organize edilmesi için iş sahalarının ve organların ayrılması, muayyen işlerin muayyen organlara verilmesi kafi değildir.  Asıl olan, organların değil “iradelerin ayrılması”dır.  Yani organların herbirinin kendi sahasında muhtar,  serbest bir irade ile hareket eder olması lazımdır.  İşte asıl kuvvetler ayrılığı budur.  İradeler ayrılmadığı ülkelerde kuvvetler ayrılığı da yoktur.

Kuvvetler Ayrılığı fikrini bugünkü anlamı ile ilk defa ortaya atan Montesquieu olmuştur. Montesquieu, muhtelif memleketlerin  siyasi müesseselerini inceleyerek işe başlamıştır. Bu şekilde parça parça yaptığı tetkiklerden umumi ve külli neticeler çıkarmaya çalışmıştır.
Montesquieu’ye göre; “bir kuvvet, karşısında kendi cinsinden başka bir kuvvete rastlamadıkça dolu dizgin gider. Zira ezeli bir tecrübe ile sabittir ki, kuvvet sahibi herkes, bunu kötüye kullanmaya meyledebilir ve kuvvetine hudut buluncaya kadar gider. Fazilet bile sınırlanmaya muhtaçtır.”
Montesquieu’nün bu fikri 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Beyannamesi’nde “Herhangi bir cemiyette vatandaş hakları teminata bağlanmamış ve kuvvetler ayrılığı temin edilmemişse; o devletin anayasası yoktur.” şeklinde ifade edilmiştir.

Kuvvetler Ayrılığı Prensibi ilk defa yazılı bir anayasa olarak 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nda ifadesini bulmuştur. Daha sonra on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda diğer ülkelere de yayılmıştır.”

 

a)   Hukuk felsefesi açısından kuvvetler ayrılığı ilkesi :

 Kuvvetler ayrılığı ilkesi, iktidarı oluşturan egemen güce, bu iktidarı veren kuvvetlerin (yasama, yürütme ve yargı) ayrı organlar tarafından yerine getirilmesi suretiyle, iktidarın (egemenliğin) mutlaklığı, sürekliliği, bölünmemesi  ve devredilmesi suretiyle devletin yönetilmesi esasına dayanır. Bu ilkenin, hukuk felsefesi boyutundaki tarihsel gelişimine bir bakarsak;

 Kuvvetler ayrılığı ilkesini,  ilk çağlarda, Aristo  tesbit etmiştir. En iyi hükümet sistemini arayan bu filozof, devlet faaliyetlerini üç sahaya ayırmış ve har saha faaliyetlerini ayrı bir organa gördürmeyi tavsiye etmiştir.

Buna göre, Meclisin “yasama” görevi yapması, idari ajanların yasaları uygulama “yürütme” göreve yapması ve yasalara aykırılığın yaptırımların ise mahkemeler tarafından “yargı” kapsamında yerine getirmesini öngörmüştür.

 Aquinolu Thomas’a göre; İktidar’ın kökünün Tanrı’da olduğu ve gücünü yeryüzünde kral ile yerine getirdiği, ancak, Kral’ın da, yasaya uygun yönetim, ortak yarara uygun yasalar ihdas etme, halkın sürekli denetim ve gözetimi (Meclis) ile sınırlı olduğunu kabul etmiştir.

İbn Haldun; Devlet’in ekonomik ve güvenlik ihtiyacını karşılamak için biraraya gelen insanlardan oluştuğunu ve bu toplumun, “düzenleyici bir otoriteye” ihtiyaç duyduğunu belirtmiştir.

İbn Haldun’a göre, devlet düzeni sağlar, sorun çıkması halinde, yargıçlara başvurulur. Bu nedenle, düzenleyici otoritenin aslı fonksiyonunu yasama ve yürütme olarak öngörmekle, kentlerde, güçlü yargıçlar ve devlet, insanları birbirlerine karşı korurken, kırsal kesimde bu koruma yaşlılar ile saygın büyüklerde olduğunu savunmaktadır.

Machiavel ise; Prens adlı eserinde, Prensin kendi koyduğu yasalarla kendini sınırladığı yerde, halkın özgürlüğünün doğacağını ve Prensin kendi koyduğu yasalara, öncelikle, kendisinin itina ile uyması gerektiğini belirtmiştir.

Aynı anayasada, Kralın, soyluların ve halkın güçlerinin  birleştirilmesi halinde, her birinin diğerini denetleyeceğinden, olumlu bir yönetim biçimi doğacağını kabul etmektedir. Dini hoşgörünün, devlet/toplum düzenini bozması durumunda korunmayacağını ileri sürmektedir.

Farabi; toplumdaki fertlerin sevgi ile kaynaşıp topyekün bir vücut halinde devletleşmesini de varlıklar arasındaki ilişkilere benzetir. Varlıkları birbirlerine yaklaştırıp bağlayan bağlar, insanları birbirine bağlayan sevgi gibidirler. Farabi, devleti, insan vücuduna benzeterek açıklar, ilk yaratılan organ kalp olduğundan hareketle, keza, kalbin hiçbir organ tarafından yönetilmediğine dikkat çekerek, onun ardından ikinci güç olarak zihni gürür.

İbni Sina da; bu görüşü desteklemekte ancak, kalbin yerine aklı koymaktadır. Ancak, İbni Sina diğer İslam felsefecilerden farklı olarak, zalim yöneticilere karşı, başkaldırıyı meşru gören bir felsefecidir.

Farabi ve İbni Sina’nın görüşleri genel olarak değerlendirildiğinde; insan vücudunda (fıtrattan kaynaklanan) birbirlerinden bağımsız çalışan ve birbirlerini dengeleyen ve tamamlayan organlar olduğundan hareketle, devlette de, birbirlerinden bağımsız, birbirlerini dengeleyen ve ortak amaca (Toplumun devamı ve mutluluğu) hizmet eden kurumlar olması gerektiği görüşüne varılır.

Herr Von Haller de, bireylerin devlete karşı hukuki özgürlüğünü güven altına almak için başvuracakları yolları (İbni Sina’da zalim yönetime karşı direnme hakkı olarak tanınan) şöyle belirlenmiştir. a) Şahsen doğal kanunları kabul ve uyma, b) Haksızlığa karşı direnme c) Başka çare kalmadığında kaçmak.

Jean Bodin’in görüşü ise; Din, devletleri birlik içinde tutacağını ve devletin temel ilkesini oluşturduğunu kabul etmektedir. Kralın, Tanrı’nın yeryüzündeki vekili olduğunu kabul eden bu düşünce akımında, devletin, soylu aileler tarafından ele geçirdikleri çeşitli sınıf ve yöntemlerle birlikte, egemen gücün kudreti içinde hukuka uygun olarak yönetildiği bir sistemi öngörmektedir.

Kuvvet olarak üç yeni kavrama dayanmaktadır; Aile (Soylular sınıfı), Egemen güç (Gücünü Tanrı’dan alan Kral) ve Devlete bağlı kuruluşlar (Bürokrat kesim)

Egemenliğin, sürekli, bölünmez, mutlak olması nedeni ile tek kişinin (Kral) devleti yönetmesi ve diğer unsurların ise monarka yardım ettiği bir devlet sistemi öngörmektedir. Ancak, egemenin, keyfiliğe kaymamak, ahlaki değerlere saygı göstermek, halkın iyiliği ve refahı ile devletin birliğini korumak  ile sınırlanabileceğini belirtmektedir.

Hobbes ise; toplumun insanların birbirlerinin kurdu (Homo homudus Lopus) olmaları nedeni ile doğal sebeplerle değil, bu korkunun getirdiği yapay bir şekilde biraraya gelerek devleti oluşturduklarını ve tüm hak ve özgürlerinden vazgeçerek, yönetimi egemene devrettiklerini savunmaktadır.

Egemen’in ise, yasa ve gelenek ve göreneklerle sınırlı olduğunu kabul etmekle, ülkenin iç ve dış güvenliğini sağlama, mülkiyet hakkını tanıma ve koruma, yasal savunma hakkını sağlama ile yükümlü olduğunu kabul etmektedir.

John Locke; insanların hak ve özgürlüklerinden vazgeçmesinin sebebi olarak kişisel güvenliği ve suçluların cezalandırılması istemidir. Ancak, bu vazgeçme kötüye kullanılamayacağı, istenildiği zaman geri alınabileceği ve tek kişinin iradesine bırakılamayacağı yönündedir.

Locke, bu hakların kötüye kullanılmaması için, yasama ve yürütme yetkisinin ayrı organlarda bulunması gerektiğini belirtmiştir. Yasama organının en üst organ olduğunu kabul eden bu görüşe göre, egemenliğin kaynağını “tanrı’dan” değil, “halktan” aldığı görüşünü ileri sürmüştür.

J. Jack Rousseau; sosyal sözleşmeyi kuran insan toplumunun ne birbirinin kurdu olduğu ne de birbirlerinin kutsalı olduğu (Homo Homudus Sacra) yönündeki görüşlerin aksine, Rousseau, toplumu her ikisinin ortası doğal ve mutlu bir insan olduğu yönündedir.

Rousseau’ya göre, egemenlik; “devredilmez”, “bölünmez”, “yanılmaz” ve “mutlak”tır.

Mutlak demokrasi, çoğunluğun egemenliği olup, genel iradenin mutlaklığıdır ve genel irade toplum zararına olamaz ve davranamaz. Toplum, yasalar ile bağlanırlar ve yasalar genel ve adaletli olmalıdırlar. Egemenlik ise, Locke ile başlayan görüş uyarınca, “halktadır”. Yani, yasama yetkisi halkın “vekili” değil, “görevlileri” tarafından kullanılır.

Yasaları,  “halkın görevlilerinin” oluşturacağı yasama organınca yapılacağından, yürütme  hizmeti de,  halkın “efendisi” değil, “hizmetkarı” olanlar tarafından yerine getirilir.

Bu durumda, hem yasama hem yürütme halkın görevlileri ve hizmetkarları ise, güçler ayrılığı sisteminden söz edilmesi mümkün değildir. Çözüm, “güçler birliğine dayalı Meclis Hükümeti” sistemi olduğu görüşündedir.

Montesquieu; siyasal özgürlüğü, her istenilenin yapılması değil, yasaların izin verdiğini yapmak olarak tanımlamakla, siyasal özgürlüğün, kişilerin güvenliği, ruhun huzuru, hiç bir yurttaşın (yurttaşlık kavramı artık gelmiştir.) diğer yurttaşından korkmaması ve iktidarı elinde tutanların,  bu gücünü kötüye kullanma eğiliminde olacağından, bu gücün denetlenmesi ve sınırlanması gerektiğini belirtmiştir.

İktidarın sınırlanması ve denetlenmesinin ise, güçler ayrılığı ile sağlanabileceğini, iktidarı ele geçiren kim olursa olsun, (ister bir kişi, ister çoğunluk, ister azınlık, isterse halk) yasama, yürütme ve yargı güçlerinin ayrı ellerde toplanması gerektiğini yasama ve yürütme organlarının karşılıklı olarak birbirlerini denetlemesi gerektiğini kabul etmiştir.

 Montesquieu, devlet modelini İngiliz sistemi çerçevesinde düşündüğü için, halkın oluşturduğu avam kamarasına karşı, soyluların oluşturduğu Lordlar meclisinin karşılıklı denetimi ile son kararın Kral tarafından verildiği ve veto yetkisinin Kral’a ait olduğu, yasama ve yürütmenin birbirlerini sınırladığı ve denetlediği bir yönetim modeli geliştirmiştir. Bu kapsamda, yargının fonksiyonu ayrı ve bağımsız yargıçlar kanalı ile uyuşmazlıkların çözümüdür.

Yasama ve yürütme organının tek elde toplandığı günümüz demokrasi sistemlerinde, bu denetim ve sınırlama yargı organı tarafından yerine getirilecektir.

Tocqueville; Sanayileşme, bürokratlaşma ve ulusçuluk hareketlerinin, küçük karar mihraklarını yok edeceğini ve tüm gücün iktidarda toplanacağı ve merkezileşen iktidarın ise, sosyal çatışmaları kaldıracağı ve bireyi siyaset dışı bırakacağını öngörmüştür.

Devlet, yurttaşların tüm işlerini, ticaretlerini, uğraşlarını, günlük faaliyetlerini, eğlencelerini ayarlamaya ve düzenlemeye başlaması ile insan sorumluluk duygusunu ve kişiliği kaybetmek suretiyle, “çoban devletin” güdeceği bir sürü haline gelecektir.

Tocqueville’e göre, halk özgürlük içinde eşitlik ister ancak, bu olmazsa, kölelik altında  eşitliğe de razıdır.

Bu sürüleşmenin önlenmesi için, bireyin “siyasal özgürlüğünün” sağlanması gereklidir. Bunun içinde, sivil toplum kuruluşlarının geliştirilmesi ve güçlenen sivil toplum kuruluşları ile iktidar arasında zorunlu diolagların kurulacağını ve bireyin bu şekilde siyasallaşarak, özgürleşeceği ve kişiliğini bulacağı, Tocqueville tarafından ileri sürülmüştür.

* * *

Yukarıda değinildiği üzere, kuvvetler ayrılığının hukuken ve fiilen gerçekleştirilmemesi, bir kuvvetin diğerleri üzerinde diktaya giden bir hegomanya oluşturmasına sebep olur.

Kuvvetler ayrılığı ilkesi hangi kuvvet lehine bozulmuş ise, bu kuvvet, diğer erklerin işlevlerini ya bizzat yerine getirir veya idari vesayeti altında dolaylı olarak kendi iradesi yönünde, işlevlerini yerine getirmesine zorlar.

Tarihi süreç içinde, insan       toplum      egemen güç         yasa        devlet gelişimde, insan egemen güce karşı hak ve özgürlüklerini elde etme amacı ile savaşım vermiş ve bu savaşım sonucu egemen güç önce bölünmüş sonrada halka devredilmiştir.

Bu bölünme ve devredilme sürecinde yer alan yerli ve yabancı hukuk belgelerine aşağıda yer verilmiştir.

Egemenlik; “devredilmez”, “bölünmez”, “yanılmaz”, “mutlak” ve “sürekli” olma özelliklerini taşımakla, egemen güç bu özellikleri ile üç temel kuvvet (erk) olan “yasama”, “yürütme” ve “yargı” erklerini elinde tutuyor olması “egemeni” “güç” yapan unsurlar olmaktadır. Bu kuvvetleri egemen güçten ayrılarak, ayrı ayrı organlarda görevlerini ifa etmeleri sağlamak, yönetilenler açısından nihai hedef olmuştur.

Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri uluslararası hukuk standartlarında; temelde aşağıda yer alan işlevleri yerine getirirler; 

 b) Egemenliğin kaynağına göre devlet yönetim sistemleri :

 Hukuk felsefecilerinin görüşleri doğrultusunda, egemen gücün kaynağına göre devletlerin tasnif edilmesi halinde karşımıza dört esas sınıfı ayrılmış devlet yönetim şekli çıkar, bunlar;

Monarşik Devlet :

Egemenliğin tek bir kişiye ait olduğu devlet yönetim sistemidir.

Oligarşik Devlet :

Egemenliğin belli bir sınıf veya zümreye ait olduğu  devlet yönetim sistemidir.

Teokratik Devlet :

Egemenliğin kaynağının dine dayandığı ve dini kuralların esas alındığı devlet yönetim sistemidir.

Demokratik Devlet :

Egemenliğin kaynağını halktan aldığı devlet yönetim sistemidir. 

c) Yargı kararları ışığında kuvvetler ayrılığı ilkesi :

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin uygulandığı Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına aşağıda yer verilmiş olup, bu kararlar “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin, bir devletin sistemi içinde ne kadar önemli olduğunu ve devletin yönetim sistemini  belirleyen bir unsur olduğunu ortaya koymaktadırlar.

“Yasanın lafzı, amacını açıkça artaya koymuş ise başka bir yorum yoluna gidilemez. Aksi takdirde yargı erki yetkisini aşarak yeni bir hüküm getirmiş olur ki, böyle bir yetkinin tanınması yasama erkini görevine müdahale sonucunu doğurur. Oysa yargı erkinin yasama erkinin görevine müdahale etmiş olması kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemiş olan anayasa hükümlerine aykırı düşer.” (Yargıtay, 10.HD., 2001/3653 Es.,  2001/5041 K., 27.06.2001 tarih)

“Suç ve cezada yasallık evrensel hukuk ilkesi uyarınca, yasakoyucu’nun, cezai bir yaptırıma bağlamadığı bir eylemin, ülke koşulları nazara alınarak, zorlamalı yorumlarla cezalandırılır sayılması, kuvvetler ayrılığı sistemini zedeler mahiyette olacaktır.” (Yargıtay CGK., 2004/8-130 Es., 2004/206 K., 23.11.2004 tarih)

“Hukuk devleti olmanın ve kuvvetler ayrılığı ilkesini benimsemenin doğal sonucu olarak Yasama, “yasallık ilkesi”nin yegane sahibi, şekillendireni ve denetleyenidir.

Yasama bu yetkisiyle, toplumun ulaştığı sosyal, kültürel ve ekonomik düzey itibarıyla bazı suç türlerini, 3713 sayılı yasa kapsamındaki düzenlemeler misali mevzuatından kaldırabilecek, gerekli gördüğünde de; suç kapsamından çıkarttığı eylemleri, toplumda oluşan duyarlılıklar ve tehlikeler karşısında yeniden suç haline dönüştürebilecek, cezai yaptırımlarını belirleyebilecektir.

Yasakoyucu, anılan yetkisini bazen idari yaptırımlar düzeyinde şekillendirebilecek, bazen de, siyasi partiler alanında olduğu üzere, siyasi yaptırımlar olarak norma bağlayabilecektir. Ancak ne var ki, hukuk devletinde bu yetki sadece ve ancak yasamanın elinde kalacak, ceza yargıcı, yasayla kendisine tanınan sınırı aşmaya niyetlenmeyecek, boşluk doldurmaya kalkışmayacaktır.” (Yargıtay CGK., 2004/8-201 Es., 2005/30 Karar, 15.03.2005 tarih)

“Ceza Genel Kurulu’nun vereceği karara dairelerin uyma zorunluluğuyla meseleyi çözümlemek önerileri” ise yasakoyucu yerine geçmek ve Yargıtay yasasının açık normuyla dairelere ve Ceza Daireleri Başkanlar Kuruluna tanınan yetkileri kaldırarak yeni bir yasa yapmak olur ki, bu görüşün kuvvetler ayrılığı temel ilkesi karşısında benimsenebilir ölçü taşımayacağı açıktır. (Yargıtay CGK., 2007/1-38 Es., 2007/44 karar, 20.02.2007 tarih)

“İdarece imar islah planları yapıldıktan sonra tapularının verilmemiş olması ve bu sebeple de kişilerin mağduriyetleri sözkonusu olabilir. Ancak bunların çözüm mercii, bunlara çözüm üretecek yer, mahkemeler ve yargı organı değildir. İdarenin bu işi yapmaması sebebiyle hukuk düzenimizde hiç mevcut olmayan bir yolla mülk edinme şartını getirirsek yürütme organının işine müdahale etmiş oluruz. Tapu tahsis belgesinin niteliğinin kanundaki açıklamasına başka bir anlam vererek de yasama organının görevine müdahale söz konusu olur. Her ikisi de anayasanın kuvvetler ayrılığı prensibine aykırı bir davranıştır. Yürütme görevini tam olarak yapmıyor ise ve bundan dolayı da aksamalar mevcut ise yargının böyle aksaklıkları gidermek yönünde herhangi bir yükümlülüğü sözkonusu olamaz.” (Yargıtay HGK., 1996/14-763 Es., 1996/864 karar, 04.12.1996 tarih)

“Bilindiği gibi yasalar özüne ve sözüne uygun biçimde yorumlanarak uygulanır. Şayet yasa’nın sözünden amacı açıkça anlaşılıyorsa ve sözü ile özü çelişmiyorsa lafzına göre hüküm verilir ve giderek değişik yorumlanarak uygulanamaz. Aksi takdirde anayasamızda yer alan kuvvetler ayrılığı  ilkesine aykırı davranılmış olur. Yukarıda değinildiği gibi yargı gücünü elinde bulunduran Mahkeme yetkisini aşmış sayılır.” (Yargıtay HGK., 1999/10-60 Es., 1999/105 K., 17.02.1999 tarih)

“Anayasamızın benimsediği kuvvetler ayrılığı sistemine göre yasama, yürütme ve yargı erki birbirlerinin yetki alanlarına karışamazlar. Bilindiği gibi bu üç gücün tek elde toplanması zümre, şahıs veya sınıf diktatöryasına yol açmış olur. Halbuki çağdaş anayasalarda, ileri demokrasilerde kuvvetler ayrılığı ilkesi sıkı sıkı korunmuştur. İşte bu davada sayın çoğunluk yasama gücü tarafından kabul edilip yürürlüğe konulan bir yasa hükmünü uygulamamak suretiyle kendisini yasama organı yerine koymak suretiyle yepyeni bir hüküm getirmiş olmaktadır.” (Yargıtay HGK., 2001/10-208 Es., 2001/203 karar., 28.02.2001 tarih)

“Anılan tevhidi içtihat idareye verilen görev ve yetkiye tecavüz etmek suretiyle Anayasa’da yer alan kuvvetler ayrılığı ilkesini çiğnemiştir. Çünkü kıyı kenar çizgisinin nasıl ve kimler tarafından belirlenec ve yürürlüğe sokulacağı yasal olarak hükme bağlanmış bu görev idareye tevdi edilmiştir. Bu işlemin idari bir işlem olduğu apaçık ortadadır. İdari işlemlerin görevi idari organca yapılacağı ve denetimin ise idari yargıya ait olduğu anayasa emridir. Eğer kazayı organ idareye hitaben idari işlemi sen yapmazsan bende yaparım derse bu husus idarenin görev ve yetkisini gaspetmektir. Sonuç itibariyle kuvvetler ayrılığı ilkesini ihlal etmektir.” (Yargıtay İçtihatları Birleştirme  Genel Kurulu, 1996/5 Es., 1997/3 Karar, 28.11.1997 tarihli kararına karşı oy yazısı)

“Yargı erkinin bağımsızlığı, kuvvetlerin ayrılığı ve yargının saygınlığı ilkelerine aykırılık teşkil etmemektedir.” (Danıştay İdari Davalar Genel Kurulu, 2001/2 Es., 2001/810 Karar, 23.11.2001 tarih)

“Yasama organının bu şekilde yargı kararını değiştirecek nitelikte yasa çıkarma yoluyla yargı organı ve yönetsel işlemlerle uğraştırılmasının kuvvetler ayrılığı ilkesine ters düşmekte olduğu açıktır.” (Danıştay  5.Daire, 1995/1925 Es, 1997/589 Karar, 17.03.1997 tarih)

“Yani kanunla düzenlenmesi gereken bir konunun tebliğ ile düzenlenmesi, olayda olduğu gibi, kanunda öngörülmeyen bir sınırlamanın tebliğ ile getirilmesi, kuvvetler ayrılığı  rejimine ters düşeceği gibi, fonksiyon gaspına da yol açacağı kuşkusuzdur.” (Danıştay 7.Daire, 2003/1094 Es., 2004/2800 Karar, 09.11.2004 tarih)

“T.C. Anayasası’nın 2’nci maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti, bir hukuk devleti olarak nitelendirilmiştir. İnsanlığın vazgeçilemez en büyük kazanımlarından biri olan hukuk devleti; Anayasa Mahkemesinin birçok kararında da belirtildiği gibi, adaletli bir hukuk düzeni kuran, bunu sürdürmeyi zorunluluk sayan ve tüm etkinliklerinde hukuka ve anayasaya uygun davranan devlettir. Özünde, toplumu oluşturan bireylerin, insan olması dolayısıyla sahip olduğu en temel hakların korunması düşüncesiyle başlayan süreç, zamanla negatif hakların yanında pozitif hakların da varlığının tanınması şeklinde gelişim göstermiş ve sonunda “Hukuk Devleti” kavramının doğmasına neden olmuştur. Bu kavram ve ilkeye işlerlik kazandırılmasının amacı; egemenliğin, birbirini dengeler şekilde devletin farklı organları arasında paylaştırılması olarak tanımlanabilecek kuvvetler ayrılığı ilkesi yanında, devletin diğer organlarına nazaran, siyaset yoluyla toplumu daha fazla etkileme gücüne sahip yasama organının, toplumun ortak iradesini yansıtan anayasanın ruhuna ve özüne aykırı tasarruflarının önüne geçilebilmesini teminen, anayasanın üstünlüğünü ve yasaların anayasaya uygunluğunun sağlanması düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Anayasanın üstünlüğünün sağlanması, yasaların anayasaya uygunluğunun denetimi sorunu, iki temel güvenceye, siyasal denetim ve yargısal denetim mekanizmalarının geliştirilmesine yol açmış; yargısal denetim alanında ilk örneği veren ve genel mahkemeleri ve bu mahkemelerin üzerindeki Yüksek Mahkemeyi yetkili kabul eden Amerika Birleşik Devletleri’ndeki sistemden farklı olarak, Kıta Avrupasında ( 1961 Anayasası ile ülkemizde ) bu konuda özel görevli ve yetkili anayasa mahkemesinin kurulması benimsenmiştir.” (Danıştay 7.Dairesi, 203/2595 Es., 27.05.2008 tarih)

Kuvvetler ayrılığı ilkesi, devlet gücünün sınırlandırılması suretiyle kişi özgürlüklerinin güvence altına alınması istem ve gereğinden doğmuştur. Kuvvetlerin tek elde toplanması, diktayı ve keyfî yönetimi getireceğinden kişi özgürlüklerinin güvencesini kaldırmaktadır. Özellikle yargı gücünün bağımsız bir organda olmaması özgürlükler için en büyük sakıncayı oluşturmaktadır.

Ayrıca, hürriyetçi demokrasi ancak kuvvetler ayrılığının uygulanması ile gerçekleştirilebilmektedir. Kuvvetlerin ayrı ayrı ellerde olması, hürriyetçi demokrasinin icaplarındandır.

Anayasaya aykırılığı yargı kararı ile saptanan hükmün yürütme organınca, her hangi bir yetkiye de dayanmaksızın, yasama yetkisi gasbedilerek yeniden yasalaştırılması, kuvvetleri yürütme organında birleştirmek demektir. Hukuk devleti olmanın belirgin özelliği her organın ve herkesin hukuka bağlı olmasıdır.

Kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğünü sağlayan temel ilkedir. Kuvvetler ayrılığı olmayan devlette hukukun üstünlüğünden söz edilemez. Kuvvetler ayrılığı, Cumhuriyetimizin ve demokrasinin oluşumunu sağlayan temel yapıdaki önemli bir ilke ve sistemi oluşturmaktadır.

Bu nedenle, kuvvetler ayrılığı ilkesini tahrip eden bu işlern devletin cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak amaç ve görevine aykırıdır.” (Anayasa Mahkemesi, 1988/38 Es., 1989/7 Karar, 08.02.1989 tarih)

“Anayasa, böylece egemenliğin kullanılmasında yetkili organları belirlemiş ve  kuvvetler ayrımını Anayasanın temel ilkesi yapmıştır. Bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasanın 2. maddesinde sayılan, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayalı demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti niteliklerinin de dayanağıdır. Anayasanın, başlangıçta altıncı fıkrada belirttiği gibi, kuvvetler ayrımı, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetkilerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliğidir. Üstünlük ancak anayasa ve kanunlardadır.” (Anayasa Mahkemesi, 1988/64 Es., 1990/2 Karar, 01.02.1990 tarih)

“Hukuk devletinin başlıca amacı, kamu gücü karşısında kişinin hak ve özgürlüklerini korumaktır. Bu âmâca ulaşabilmek için kullanılan araçlar aynı zamanda hukuk devleti kavramının öğeleridir. Bunlardan en önemlileri, devletin değişik işlevlerinin ayrı organlar eliyle gördürülmesi anlamına gelen kuvvetler ayrılığı  ilkesi bağlamında idarenin hukuka bağlılığı ile zarar verici işlem ve eylemlerinden sorumlu tutulması ve yargı güvencesidir. Hukuk devletinde, yönetimin tüm eylem ve işlemlerinin hukuka uygunluğu zorunludur. Bu nedenle hukuk devletinin vazgeçilmez koşullarından birisi, “idarenin yargısal denetimi” dir.” (Anayasa Mahkemesi, 1990/40 Es., 1991/33 Karar, 01.10.1991 tarih)

“Çağımızda hem öz, hem de yöntem olarak tanımlanan, öğretide ve uygulamada en ileri yönetim türü olarak üzerinde birleşilen demokraside erkler ayrılığı  ilkesinin yaşama geçirilişi, yargının özel yerinin korunmasıyla değerini sürdürmektedir. Yargı erkinin varlığı yeterli olmayıp bağımsızlığı vazgeçilmez geçerli koşuludur. Yasama ve yürütme organlarına karşı bağımsızlığı korunan yargı, genelde yönetime karşı yönetilenlerin güvencesidir. Adaleti sağlamakla görevli bilinen yargı gücü, güven ve inanç sağlayarak kamusal düzeni koruyan hukuksal bir kaynaktır. Hukuk devletinin en belirgin özelliği, güçler ayrılığına anlam kazandıran yargı bağımsızlığıdır. Hukuk devleti kendisini bağımsız yargısıyla korur. Günümüzde insan haklarının ve özgürlüklerinin başlıca güvencesi bağımsız yargıdır. Bağımsız olmayan yargı, gerçek bir yargı olarak karşılanamaz. Bağımsızlık, yargının karakteridir. Bu temel nitelikten yoksun olan yargı güdümlüdür ve öbür güçlerin, yasama ve yürütmenin etkisinde, egemenliğindedir. Devlet olmanın koşulu kabul edilen yargı bağımsızlığı, uygarlık savaşının en önemli alanını oluşturmuştur. Demokrasinin öğesi durumuna yükselen yargı bağımsızlığı, yasama ve yürütme organının etki alanı dışına çıkarılarak sağlanmıştır. Yürütmenin gözetim ve denetimi altında gerçek bir yargı bağımsızlığından söz edilemez. Bağımsızlık, günlük devlet işlerinde yürütme karşısındaki durumla anlam kazanır ve adalet ideali ancak bağımsız yargıyla gerçekleşir. Bu düşüncelerden esinlendiği anlaşılan Anayasa koyucu, yargı bağımsızlığını koruyacak önlemleri de gerekli kurallarla Anayasa’ya almıştır.” (Anayasa Mahkemesi, 1992/39 Es., 1993/19 Karar, 29.04.1993 tarih)

“Anayasa’nın başlangıç bölümündeki, kuvvetler ayrımının, devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medeni bir iş bölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak anayasa ve kanunlarda bulunduğu” belirtilmiştir.

Anayasa’nın 9. maddesinde “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız   mahkemelerce kullanılır.” denilmiş; “Mahkemelerin bağımsızlığı” başlıklı 138. maddesinde “Hakimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.

Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.

Görülmekte olan bir dava hakkında yasama meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.

Yasama ve yürütme organları ve idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.” hükümlerine yer verilmiştir.

Belirtilen anayasal düzenlemelere göre, kuvvetler ayrılığı ilkesi gereğince  fonksiyonel bakımdan yargı organı yasama ve yürütmeden ayrı tutulmuş olup, bağımsız bir organ olan yargının yargılama süreci ile ilgili işlemlerinin anayasa’nın 125. maddesinde öngörülen “idari işlemler” kapsamına girmediği ve bu nedenle yargısal işlemler dolayısıyla idari yargı yoluna başvurulamayacağı açıktır.

Bu anlayış, ülkemiz yargı sisteminin dayandığı yargı ayrılığı ve adli ve idari      yargı organlarının birbirlerine karşı bağımsızlığı ilkelerinin de, doğal bir sonucudur.” (Uyuşmazlık Mahkemesi, Hukuk Bölümü, 2004/33 Es., 204/42 Karar, 01.07.2004 tarih)

 III) HUKUK METİNLERİNDE KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ :

A)  TÜRK HUKUK SİSTEMİNDE KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ:

 1) OSMANLI DÖNEMİ ANAYASA BELGELERİ :a)  SENEDİ İTTİFAK :

 Dördüncü şart ile, senedi imzalayanlar, sadrazamdan gelen her emri   Padişahtan gelen bir emir olarak kabul edeceklerini ve ona karşı gelmeyeceklerini taahhüt etmektedirler. Ancak sadaret makamı da “hilaf-ı kanun” işlere girişirse, senedi imzalayanlar, bundan “davacı olup bilittifak men’ine” çalışacaklarına söz veriyorlardı. Bu dördüncü şartta ayrıca herkesin kendi göreviyle uğraşması, başkalarının görevine karışmaması (aharın memuriyetine tasaddi etmemesi) öngörülüyordu.

b)  TANZİMAT FERMANI :

Tanzimat Fermanında tartışmasız bir şekilde devlet iktidarının    sınırlandırılması olgusu vardır. Diğer yandan, Tanzimat Fermanı Osmanlı tebaasına birtakım temel hak ve özgürlükler de tanımaktadır. Bu itibarla Tanzimat Fermanı, tam bir anayasacılık hareketi olarak görülebilir

c)  ISLAHAT FERMANI :

Gayrimüslim tebaanın, vergi, askerlik, mülkiyet, işkence yasağı gibi hak ve özgürlükler ile din ve vicdan hürriyeti getirmek suretiyle, müslüman tebaa ile eşitlenmesi amaçlanan bir anasayal belgedir.

 d)  1876 ANAYASASI :

Türk Hukuk sistemindeki ilk maddi ve şekli anlamda anayasa belgesi olup, bu belge ile monarşik iktidarı temsil eden “padişah” bazı yetkilerini “yasama” ve “yürütme” organı ile paylaşmaktadır. “yargı” organı ile bağımsız olarak düzenlenmiştir.

MADDE 7.- Vükelânın azil ve nasbı ve rütme menasıp tevcihi ve nişan   itası ve eyalâtı mümtazenin şeraiti imtiyazlerine tevfikan icrayı tevcihatı ve meskûkat darbı ve hutbelerde nâmının zikri ve düveli ecnebiye ile muahedat akdi ve harb ve sulh ilânı ve kuvvei berriye ve bahriyenin kumandası ve harekâtı askeriye ve ahkâmı şeriye ve kanuniyenin icrası ve devairi idarenin muamelâtına müteallik nizamnamelerin tanzimi ve mücazaatı kanuniyenin tahfifi ve affı ve Meclisi Umuminin akt ve tatili ve ledeliktiza Heyeti Mebusanın azası yeniden intihap olunmak şartile feshi hukuku mukaddesei Padişahi cümlesindendir.

 MADDE 86.- Mahkemeler her türlü müdahelâttan azâdedir.

 2) ULUSAL  EGEMENLİK DÖNEMİ ANAYASA METİNLERİ :

     a)  1921 ANAYASASI :

 1921 Anayasa’sı bir olağanüstü dönem anayasası olup, kuvvetler birliğini tek bir erk olan Yasama organında birleştirmiştir. 1921 Anayasası’nda, mahkemelerin işlevlerine dair bir hüküm mevcut değildir.

MADDE 2.- İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.

MADDE 3.- Türkiye Devleti, Büyük Milleti Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti “Büyük Millet Meclisi Hükûmeti” unvanını taşır.

  b)  1924 ANAYASASI :

1924 Anayası da, meclis hükümeti eseslı olup, yargı organı ile ilgili düzenlemeyi içermesi bakımından kendine özgüdür.

MADDE 5.- Teşrî salâhiyeti ve icrâ kudreti Büyük Millet Meclisinde tecellî ve temerküz eder

 MADDE 54.- Hâkimler bilcümle davaların muhakemesinde ve hükmünde müstakil ve her türlü müdahâlattan âzâde olup ancak kanûnun hükmüne tabidirler.

c)   1961 ANAYASASI :

 Kuvvetler ayrılığı ilkesinin, Türk hukuk sistemine ilk defa girdiği hukuk metnidir. Bu anayasa ile “yasama” ve “yürütme” organları hukuki açıdan birbirlerinden ayrılmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk modern ilkeler içerir anayasasıdır. Darbe ürünü olmasına rağmen, yasama’ya karşı denetleme organı olarak “yargı”,  Anayasa Mahkemesi kurumu ile güçlenerek gelmiştir.         

 IV. Egemenlik  

MADDE 4.- Egemenlik kayıtsız şartsız Türk Milletinindir.

Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.

 Egemenliğin kullanılması, hiçbir suretle belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılmaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

 V. Yasama Yetkisi

MADDE 5.- Yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

 VI. Yürütme Görevi

MADDE 6.- Yürütme görevi, kanunlar çerçevesinde, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından yerine getirilir.

 VII. Yargı Yetkisi

MADDE 7.- Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

 d1982 ANAYASASI :

 1982 Anayasa’sı, 1961 Anayasa’sı ile getirilmiş olan, kuvvetler ayrılığı ilkesini hukuki açıdan benimsemekle, 1961 Anayasa’sı aksine yürütme organını güçlendirici hükümler içermektedir.

VI. Egemenlik 

MADDE 6.– Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. 

 Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

 Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

 VII. Yasama yetkisi

MADDE 7.– Yasama yetkisi Türk Milleti adına Türkiye Büyük Millet Meclisinindir. Bu yetki devredilemez.

 VIII. Yürütme yetkisi ve görevi

MADDE 8.– Yürütme yetkisi ve görevi, Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasaya ve kanunlara uygun olarak kullanılır ve yerine getirilir.

 IX. Yargı yetkisi

MADDE 9.– Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

  B) EVRENSEL HUKUK BELGELERİNDE KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ:

 Aşağıda, egemen gücü ve ergleri sınırlayan ve kuvvetler ayrılığına doğru gidişi gösterir, yazılı hukuk belgelerine yer vermekteyiz. Bu belgeler, insanlığın egemen gücü sınırlaması ve bölmesi suretiyle egemenliği halka mal edişinin yaklaşık 800 yıllık savaşına ait barış belgeleridir.

Bu savaşlarla elde edilen hak ve özgürlükler ile egemenliğin halka devri belli bir evrim suretiyle gerçekleştiği ülkeler, bu hak ve özgürlüklerine ve kuvvetler ayrılığı ilkesine özel bir önem verdiklerini görmekteyiz. Bu hak ve özgürlüklere ve halk egemenliğine yönelik en ufak bir gasp hali, toplumda büyük bir koruma duygusu ile toplumu ayağa kaldırmaktadır.

Amacımız, aşağıda içeriklerinin en önemli kısımlarını verdiğimiz bu belgelerdeki hak ve özgürlükler ile egemen gücünün sınırlanmasına yönelik kazanımlara, bu savaşımı vermiş ülkelerinin gösterdiği aynı uyanıklığı ve tepkiyi bizimde göstermemiz gereklidir.

a)   Hitit Kanunları (M.Ö.3500) :

 “Basit bir davayı zorlaştırmayınız. Zor bir davayı da basitmiş gibi göstermeyiniz. Doğru olanı yapınız.

Ülkenin hukuk sorunlarıyla ilgili karar verecek olan sen, kararını iyi ver. Ekmek ve bira uğruna (kararlarını) onun (suçlunun) hanesi, biraderi, karısı, bir aile üyesi, sülalesi,hısım ya da dostları lehine çevirme. Karar veremediğin bir davayı efendinin, kralının önüne getir ki kararı kral versin.

Bey için iltimas yapmasın, erkek kardeşine, kız kardeşine, arkadaşına iltimas yapmasın. Hiç kimseden rüşvet almasın. Haklı bir davayı kaybettirmesin,haksız bir davayı kazandırmasın. Doğru ne ise onu yap.”

 b)   Hammurabi Kanunları (M.Ö.2500) :

 Eğer bir yargıç bir davaya bakar ve bir karara varırsa verdiği hükmü yazılı olarak takdim eder, daha sonra verdiği kararda bir hata ortaya çıkarsa ve bu kendi hatasından kaynaklanırsa o zaman davada onun tarafından kararlaştırılan para cezasının oniki katını öder ve halka ilan edilerek yargıçlık makamından el çektirilir.”

c)     Magna Carta Libertatum (1215) :

 Krallığımızda, Kralllık Toplu Meclisi’nin izni olmadıkça zorla, koruma parası yada yardım parası tarh edilemez.

Kendi zümresinden olanların verdiği yasal bir karar yada ülkenin bu konuda bir yasası olmadıkça, hiç bir özgür kişi yakalanmayacak, zindana atılmayacak, mal ve mülkü elinden alınmayacak, sürgüne yollanmayacak ya da herhangi bir biçimde kötü muameleye maruz bırakılmayacaktır. Bizde bu kişiye zor kullanmayacağız, zor kullanılmasına izin vermeyeceğiz.”

c)  Köylülerin 12 Maddesi (1525) :

“Acizane ricamız ve dileğimiz ve aynı zamanda niyetimiz ve kanımız şudur ki, bundan böyle bizde güç ve yetki sahibi olmak istiyoruz. Her topluluk kendi rahibini kendi bulmalı ve seçmelidir.

Bundan böyle herhangi bir hükümdarlık altına da eziyet çekmek istemiyoruz.”

d) Hollanda Bağımsızlık Bildirisi (1581) :

“Halk prens için değil, tersine prens halk için yaratılmıştır; çünkü, halk olmasa      prens  de olmazdı. Prens uyruklarını hak ve adalete uyarak yönetmeli.”

e)  Haklar Bildirisi (1628) :

“Parlementonun genel onayı olmadıkça hiç kimsenin ödün para, bağış, vergi, herhangi bir armağan vermeye ya da buna benzer bir ödemede bulunmaya zorlanmamasını ve bunun için, böyle bir ödemeyi reddetti diye, kimsenin sorguya çekilmemesini, tutuklanmamamasını, yemin etmeye zorlanmamasını, hücreye kapatılmamasını, tutuklanmamasını, ya da başka bir biçimde eziyet çektirilmemesini ve rahatsız  edilmemesini, yüce majestelerinizden rica ediyoruz.

Tüm bunlar haklarımız ve özgürlüklerimiz olduğu için, yüce majestelerinizden, imparatorluğun yasa ve nizamnamelerine mutabık kalarak, hakirane rica ediyoruz.”

f)  Habeas Corpus Act (1679) :

“Caniyane ya da sözde caniyane bazı olaylar yüzünden kralın uyruklarını, nezaretleri altında bulunduran, kontluklardaki fahri memurların, zindancıbaşıların ve diğer görevlilerin, kendilerine gönderilen resmi celp emirlerini geri yollayarak, bir ya da bazen birden çok Habeas Corpus hükümlerini çeşitli ve türlü biçimde çiğneyerek ve başka vesilelerle, görevlerine, ülkenin kabul edilmiş yasalarına aykırı olarak, bu tür resmi celp emirlerine karşı gösterilmesi gereken bağlılığı savsayarak, sürüncemelere neden oldukları, böylelikle kralın uyruklarınını bir çoğunun, yasa uyarınca kefaletle serbest bırakılacakları durumlarda, büyük zararlara ve sıkıntılara maruz bırakarak zindanda tutuldukları ve ilerde daha da uzun bir süre tutulabilecekleri dikkate alınsın.

Bu durumlardan kaçınılması ve böylesi, caniyane ya da sözde caniyane olaylardan dolayı tutuklanan tüm kişilerin hızla serbest bırakılması amacıyla, tutuklanmalarının gerçek nedenleri hiç vakit kaybetmeden tasdik ettirilecektir. Bu tasdik 20 milden uzak ve 100 milden yakın yerler için 10 gün, 100 milden uzak yerler için 20 gün içinde ve bu zaman sınırını kesinlikle aşmadan yerine getirilecektir.”

g)   İngiltere İnsan Hakları Bildirisi (1689) :

“Parlementonun onayı olmadan, kralın yetkesine dayanarak, yasaları ve bu yasaların icrasını iptal etmek gücü sözde kalır ve yasadışıdır.

Parlemento üyelerinin seçimi serbest olacaktır.

Konuşma özgürlüğü vardır.

Parlementodaki tartışmalar ve görüşmeler, parlamentodan başka hiçbir yerde ya da mahkemede suçlama ya da soruşturma konusu yapılmamalıdır.”

h)   Virginia İnsan Hakları Bildirisi ( 1776) :

 “Bütün insanlar, eşit, hür ve bağımsız olup, doğuştan bir takım hakları vardır.

Topluma katılmakla bu haklarından yoksun bırakılamazlar.

İktidar yetkisi halktadır ve iktidarı kullananlar halkın hizmetinde olduklarından onlara karşı sorumludurlar.

Yasama, yürütme ve yargı güçleri birbirlerinden ayrılmış ve belirlenmiş olmalıdır.

Özgürlüğün en güçlü kalelerinden birisi de basın özgürlüğüdür, despotik yönetimler dışında, asla sınırlandırılamaz.

Halkın bölünmez bir yönetim kurmaya hakkı vardır.

Ancak, adalete, ılımlılığı, tutumluluğa, alçakgönüllüğe ve erdeme sıkı sıkıya bağlı kalarak, her fırsatta temel ilkeleri anarak, bir halk özgür bir yönetime ve özgürlüğün nimetlerine sahip olabilir.”

1) 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (1791) :

“İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar; özgür ve eşit yaşarlar.

Özü bakımından her egemenliğin kökeni ulustur.

Özgürlük başkanıda zarar vermeyen herşeyi yapabilmektir.

Yasa, ancak topluma zararlı olan eylemleri yasaklayabilir.

Yasa, genel iradenin ifadesidir.

Herkes, suçlu olduğu açıklanıncaya dek masum sayılır.

Hakların güven altına alınmadığı kuvvetler ayrılığının yapılmadığı bir toplumda     anayasa yoktur.”

i) 1812 İspanyol Halkının Politik Anayasası :

“Egemenlik esasen milleti aittir ve bu nedenle temel kanunların oluşturulmasın hakkı da tamamen millete aittir.

Kanun yapma erki meclise ve krala aittir.

Kanunları icra erki krala aittir.

Sivil ve cezai olaylarda kanunların uygulanması erki kanunlara dayalı olarak oluşturulan mahkemelere aittir.

Ulus, adil ve akılcı kanunları, sivil özgürlükleri, mülkiyeti ve kendisine mensup tüm bireylerin diğer haklarını korumak ve muhafaza etmek zorundadır.”

j) 1848 Fransız Anayası :

“1848 Fransız Anayasası, 1789 devriminin ilkelerini esas almakla birlikte, getirdiği yenilikler de bulunmaktadır. 1789 devriminin ilkeleri olan, Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ilkelerinden ayrıca bu anayasa ile, Çalışma hakkı-Aile-Mülkiyet-Kamu düzeni ilkeleri de evrensel hukuk içinde yerlerini alıyordu.”

k) 1849 Alman İmparatorluk Anayasası :

 “Kanunlar önünde, sınıflar arasında bir ayrım sözkonusu değildir. Bir sınıf    olarak soyluluk ilga edilmiştir.

Almanlar kanun önünde eşittir.

Bütün yargılama hakkı ve yetkisi devlete aittir. Yargı erki mahkemelerce kullanılır. Hükümetin ya da ordunun sağladığı adalet kabul edilemez.

Her Alman devleti bir anayasaya ve halkın temsiline sahiptir.”

 IV)  YENİ ANAYASA TASLAKLARINDA KUVVETLER AYRILIĞI  İLKESİ :

 Türkiye Cumhuriyeti’ne bugün darbe izleri taşıyan ve anti demokratik kurallar içerir anayasa “dar” gelmektedir. Ancak, bu dar anasayası çağdaş anayasa metinlerine uygun hale getirelim derken, “cumhuriyetin temel ilkelerine” ve/veya “bölünmeye”  ve/veya “diktaya”  gidecek gizli düzenlemelere dikkat edilmesi gereklidir.

 Kamuya yansıtılmış anayasa taslaklarının, kuvvetler ilkesini zedeleyecek maddelerine aşağıda yer verilmiştir.

Ergun Özbudun taslağı;

Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu

Madde 109– (1) Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu onyedi asıl ve dört yedek üyeden oluşur. Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabiî üyesidir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, birinci sınıfa ayrılmış hâkim ve savcılar arasından üye tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oy ile beş asıl ve bir yedek üye seçer. Üç asıl ve bir yedek üye Yargıtay Genel Kurulunca, iki asıl ve bir yedek üye Danıştay Genel Kurulunca; dört asıl ve bir yedek üye birinci sınıfa ayrılmış adlî yargı hâkim ve savcılarınca, iki asıl üye birinci sınıfa ayrılmış idarî yargı hâkim ve savcılarınca kendi aralarından gizli oyla seçilir. Asıl ve yedek üyeler dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler bir daha seçilemez. Yargıtay ve Danıştay Genel Kurullarınca seçilecek üyelerin altmış yaşını tamamlamış olmaları şarttır.

 Anayasa Mahkemesinin kuruluşu

Madde 112– (1) Anayasa Mahkemesi onyedi üyeden oluşur.

 (2) Türkiye Büyük Millet Meclisi, en az üçü anayasa hukuku, kamu hukuku veya siyaset bilimi alanında çalışan profesörler arasından olmak üzere sekiz üyeyi üye tam sayısının beşte üç çoğunluğu ile seçer. Üyelerden dördü Yargıtay, dördü Danıştay, biri de Sayıştay genel kurullarınca kendi Başkan ve üyeleri arasından üye tamsayılarının salt çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir.
 
Danıştay
 
Madde 121– (1) Danıştay, idarî mahkemelerce verilen ve kanunun başka bir idarî yargı merciine bırakmadığı karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Kanunla gösterilen belli davalara da ilk ve son derece mahkemesi olarak bakar.
 
 (2) Danıştay, Başbakan tarafından gönderilen kanun tasarıları, kamu hizmetleri ile ilgili imtiyaz şartlaşma ve sözleşmeleri hakkında iki ay içinde düşüncesini bildirmek, idarî uyuşmazlıkları çözmek ve kanunla gösterilen diğer işleri yapmakla da görevlidir.
 
(3) Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idarî yargı hâkim ve savcıları ile bu meslekten sayılanlar arasından, özel kanunlarında öngörülen yöntemlerle ölçülen liyakat ve başarı gibi nitelikler dikkate alınarak, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu; dörtte biri, nitelikleri kanunda belirtilen görevliler arasından Bakanlar Kurulu tarafından dokuz yıl için seçilir. Süresi bitenler yeniden seçilebilir.
 
 Tüm yargı organlarına yapılacak atamaların yasama ve yürütme organları tarafından yapılacak olması, Yargı gücünü, bu organların “idari vesayeti” altına alma tehlikesi olduğu gibi, Meclisi ve partileri denetlemekle yükümlü yargı organı olan Sayıştay’a yapılacak atamaların anayasal güvence dışında kalması yanlış bir düzenleme olarak görülmektedir.

Demokratik Cumhuriyet Programı Taslağı;

Madde 53. Anayasa Mahkemesi onbeş üyeden kurulur. Üyelerden beşi Yargıtay, dördü Danıştay, üçü onbeş yıllık avukatlar arasından kendi kurullarınca, üç üye ise üst düzey devlet görevlileri arasından Cumhurbaşkanı’nca seçilir. 

 Sadece, Anayasa Mahkemesi atamasını düzenlemesi belki bir eksiklik olarak kabul edilebilir. Ancak, liyakat sistemine göre, Cumhurbaşkanı seçimi (bizce atama şeklinde olmalı) diğer taslaklardan daha demokrat gibi gözükmektedir.

Güçlü Türkiye Partisi’nin Taslağı;

 61. I. Anayasa Mahkemesi;

a) Kuruluşu: Anayasa Mahkemesi onbeş üyeden kurulur. Üyelerden dördü Yargıtay, dördü Danıştay, üçü onbeş yıllık avukatlar arasından kendi kurullarınca, iki üye TBMM tarafından, iki üye ise üst düzey devlet görevlileri arasından Cumhurbaşkanı’nca seçilir. 

 Bu taslakta, sadece Anayasa Mahkemesi’ni, anayasa kapsamına almakla, üye seçiminde yasama organına yer verilmesi nedeni ile kuvvetler ayrılığı ilkesine  uygun değildir.

Türkiye Barolar Birliği Taslağı;

 I. Yüksek mahkemeler

A. Anayasa Mahkemesi

1. Kuruluşu

Madde 159- Anayasa Mahkemesi genel kurul ve iki daire halinde çalışmak üzere on yedi üyeden oluşur. Üyelerden dördü Yargıtay, dördü Danıştay, birer üye de Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi genel kurullarınca en az üç yıl üyelik görevinde bulunmak ve elli yaşını doldurmuş olmak koşuluyla kendi başkan ve üyeleri arasından üye tam sayılarının salt çoğunluğu ve gizli oyuyla seçilir.

İki üye, genel kamu hukuku, Anayasa, idare ve ceza hukuku alanlarında profesör olarak görev yapar.

  C. Danıştay

Madde 169-Danıştay üyelerinin dörtte üçü, birinci sınıf idari yargı hâkim ve savcıları arasından Hâkimler Yüksek Kurulu tarafından; dörtte biri, nitelikleri kanunda gösterilen görevliler arasından Cumhurbaşkanı tarafından seçilir.

Danıştay Başkanı, başkanvekilleri ve daire başkanları, kendi üyeleri arasından Danıştay Genel Kurulunca üye tamsayısının salt çoğunluğu ve gizli oyla dört yıl için seçilirler.

 Bu taslak anayasada, Anayasa Mahkemesi üyelerinin atama şekli kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olmakla, Danıştay hakimleri için, cumhurbaşkanı’nın yapacağı seçimin liyakata göre bir nev’i atama olarak yapılması daha doğru bir düzenleme olacağı kanaatindeyiz.

* * *

Tüm taslaklarda, yargının kendi seçtiği üyeleri, devletin başı sıfatı ile cumhurbaşkanı’nca atanması (seçimi değil) yerinde bir düzenleme olacaktır.

Yapılan seçimin, idari karara dönüştürülüp, (yargı organları idari nitelikte karar veremeyecekleri için)  uygulanabilirliği veya uygulanmaması halinde, dava açılmasına müsait bir idari karar oluşturulması açısından yerinde olduğu kanaatindeyiz.

Yukarıda yer alan kamuoyuna açıklanmış anayasa değişikliklerinde hiç birisinde, ne yazık ki, yüksek mahkemelere yapılacak atamaların yasama ve yürütme organları dışında olabileceği düşünülememiştir.

Yargıtay, Danıştay, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu gibi “yargı” bünyesinde yer alan yüksek mahkeme hakimlerinin kendi aralarında belirli bir liyakat sonrası seçimle ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin ise, yine belirli bir liyakat sonucu Yargıtay, Danıştay ve Sayıştay üyeleri arasında Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun liyakat saptaması sonrası seçimle veya liyakat sıralaması ile gelmeleri hiç düşünülmemiştir. Cumhurbaşkanlığı bu atamalar için sadece şekli açıdan onay makamı olmalıdır. Bu şekilde bir düzenlemenin kadrolaşmayı engelleyeceği gibi, yeterli şahısların üst düzey görevlere gelme imkanını sağlayacaktır. Kişiye uygun iş değil, işe uygun kişi ilkesi uygulanmış olacaktır.

Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na TBB taslağında yer aldığı şekilde, Cumhurbaşkanı’nın başkanlık yapması ve Adalet Bakanı müşteşarı’nın doğal üyesi olduğu ancak, yürütme organını temsil edenlerin katılmaması halinde de, kurulun işleyişi ve toplantı yapma imkanı mevcut olmalıdır.

Çoğunluk iktidarları özellikle, toplamda da, belli bir oy oranına sahip olmaları sonucu, yasama üstünlüğü kendilerinde toplanması nedeni ile yürütme organını da, istedikleri gibi şekillendirebilmektedir. Ancak, Yargı organı bu etkinin dışında kalmalıdır.

Halkın çoğunluğunun da, yanılma hakkı olduğunu veya yanıltılabilineceğine veya iktidarın,  halkın iradesi dışında işlem ve fiillere yönelmesi halinde, arkasında halk iradesi olduğu söylemini kullanmasının mümkün olamayacağının, tam tersine halkın böyle bir durumda vekaletten azil hakkı olduğunun bilinmesi gerekir.  Dünya tarihi, halkın iradesinin vekaleti aşar şekilde kullanıldığı “acı” iktidar örnekleri ile doludur.

V)   SONUÇ :

 Kuvvetler ayrılığı ilkesine yönelik felsefi görüşlerin açıklanmasında yer verildiği üzere, iktidar mutlaktı, devredilemezdi, bölünemezdi ve sürekliydi ve iktidar, gücünü Tanrı’dan alan  egemen gücün elinde toplanmaktaydı.

Ortaçağ’da “Kral” ve “Kilise” arasında yaşanan gerginliğin sebebi, bu iki gücün arasındaki “iktidar” mücadelesinden kaynaklanmaktaydı.  İslami sistemlerde, özellikle Osmanlı İmparatorluğu’ndan, “Hilafet” kurumunun padişahın nezdinde birleştirilmesi bu kaygılarla gerçekleşmiş ve zamanında yeterli reformların yapılmamış olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun bu kadar uzun süre devam etmesine katkısı olmuştur.

Bu iktidarı tek elde toplama, Ortaçağ Avrupasında “reform” hareketine kadar gerçekleştirilememiştir. Reform ile kilisenin gücü azaltılmış ve bölünmüştür. Bu dönemden sonra, Avrupa insani bir seviyeye ulaşabilmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına da, Avrupa devletlerindeki sömürgeciliğin gelişimi yanında, bu “ortaçağ zihniyetini”nden  kurtulmuş olmalarında etkisi  olmuştur.

Daha sonra da, gelen “aydınlama” hareketleri ile iktidar sınırlanmış ve daha sonra da, bölünmüş ve devredilmiştir.

İktidar, üç önemli işlevi yerine getirmekteydi, yasa koyma, yasaları uygulama ve cezalandırma. Yüzlerce yıl süren “egemen” – “yönetilen” savaşı, iktidarı önce sınırlama sonra da, bölmeyi ve egemenliği halka devretmeyi başarmış olduğunu yukarıda belirttiğimiz iç ve dış hukuk belgeleri ile gözler önüne serilmişti; bu bölünme ve devir ile  çağdaş ülkeler, dikta rejimlerinin dayanaklarını sona erdirmiştir.

Çağdaş ve demokrat bir ülkede, bu erkler birbirlerine eşit seviyede ve birbirlerini denetler ve saygı gösterir konumdadırlar. Zaten bu erklerden birinin üstünlüğü “yasama” veya “yürütme” veya “yargı” diktatörlüğüne yol açar.

Bu tür diktatörlüklere yol açmamak için, yasama organı, Anayasa Mahkemesi tarafından, yürütme organı Danıştay tarafından denetlenmektedir.

Bu denetim mekanizmasının kalkması veya denetlenen kontrolüne doğrudan veya dolaylı olarak geçmesi halinde, ortada “demokrat” bir sistemden söz edilemeyeceği gayet açıktır.

Bireysel hak ve özgürlüklerin kazanımları için verilen bunca savaşıma rağmen, günümüzde halen, radikal anayasa taslakları gündeme gelmektedir.

Birinci Bab

Temel Esaslar

Madde 1- Hakimiyet, tamamen Allah’a aittir ve hakim olan hukuk nizamı İslam Hukukudur.”

Hakimiyet kavramını, insanoğlunun, üstlenmesi ile halife sıfatı ile yeryüzünde hakimiyet sahibi olduğuna dair din felsefesince geçerli olup, hukuk felsefesi açısından, hakimiyet kavramı, hukuki ve siyasi amaçlı olup, dini anlamda bir boyut içermemektedir.

Bu düzenleme ile, dikta rejimi kurulması amaçlanmıyor ise, yine bir seçim müessesesi gündeme gelecektir, ancak, egemenlik halkta olmadığı için yapılan seçimlerin bir kaynağı olmayacağı gibi, gelecek iktidarın da, yasal bir dayanağı olmayacaktır.

Halk kendine ait olmayan bir egemenlik unsurunu kullanmış, iktidar da, hukuki açıdan, hiç bir zaman hakimiyet sahibinden açık ve görünür bir icazet alamayacağı için, iktidar “yokluk” ile sakat olacaktır.

Bu görüşler ve tarihsel gelişim değerlendirildiğinde, sivil ve demokrat bir anayasa için aşağıdaki ilkelere dikkat edilmesi gerekliliği ortaya çıkmaktadır;

ÖNŞART : TBMM’de partiler arası mutabakat sağlanması. (aksi halde, her iktidara gelen parti kendi anayasasını yapma gibi bir durum doğacaktır.)

Anayasa yapımında uyulması gereken ilkeler;

a)     Anayasa’da temel ilkelerin  kazuistik metodun kullanılmadan belirlenmesi,

b)     Devletin temel esaslarına ait maddelerin korunması ve korumaya ait maddenin de koruma altına alınması,

c)      Kuvvetler ayrılığı ilkesine hukuken ve fiilen uyulması ve uygulanmasının sağlanması,

d)     Uluslararası sözleşme ve beyannameler doğrultusunda hak ve özgürlüklerin (bireysel sosyal haklar, mülkiyet hakları, siyasi haklar ve ekonomik haklar gibi) tanınması, korunması, uygulanmasının sağlanması, sınırlarının ve yaptırımının belirlenmesi (İnsan Hakları Mahkemesi kararları dikkate alınarak)

e)     Ülkenin, fiilen veya hukuken üniter devlet niteliğini kaybetmesine yol açacak düzenlemelerden kaçınılması,

Yeni Anayasa ile düzenlenmesi gereken hususlar;

a)     Bireysel hakların yerine getirilmesinin kolaylaştırılması, (örneğin; il mülki amirinin devamlı olarak belli bir alanı 24 saat süreyle önceden izin almadan ve topluma zarar vermeden ifade ve gösteri yürüyüş hakkının kullanılması için tahsis etmesi)

b)     Bireylerin potansiyel suçlu olarak görülmemesi/suçludan delile değil delilden suçluya gidilmesi yönünde temel kurallara yer verilmesi, (Bireylerin masuniyet alanlarına ilişkin adli/idari tedbirlerin, korku ve baskı yaratmayacak şekilde uygulanmasına yönelik düzenlemeler)

c)      Öğretim birliğinin korunması ve çağdaş yorumlar içeren, bireysel ve toplumsal gelişmeye katkı sağlayan ve bireyin üyesi olduğu toplum ve devletle bütünleşmesini sağlayan bilgiler doğrultusunda eğitim ve öğretimin yapılanması ve din eğitiminin, din ve vicdan özgürlüğü kapsamında  düzenlenmesi,

d)     Çalışma hayatına ilişkin çağdaş normların kabul edilmesi, (memurlara da sendika ve grev hakkı tanınması ile her iş koluna sendika ve grev hakkı imkanı verilmesi)

e)     Yazılı ve görsel basın – yayın organlarının baskı ve sansür olmaksızın, anayasal çerçeve içinde özgür yayın yapma imkanlarının güvence altına alınması,

f)       Yaşlıların, çocukların ve özürlülerin hak ve korunmalarının anayasal olarak sağlanması,

g)     Yasama, yürütme ve yargı ayrımının fiilen gerçekleştirilmesi,

h)     Yargı organın üç ayaklı (hakim, savcı, avukat) olması nedeni ile yargıyı oluşturan her üç kurumunda anasayada yer alması, (Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu, Barolar ve Barolar Birliği olarak)

I) Siyasi partilerin demokratik yapılanmasının sağlanması,

j)       Partilerin aldıkları oy ile orantılı olarak meclisde temsili ve çoğulcu demokrasinin işleyeceği şekilde düzenlemeler yapılması,

k)     Milletvekili ve kamu görevlilerine ilişkin dokunulmazlıkların düzenlenmesi,

l)       Doğal yaşam ve çevrenin korunmasına yönelik radikal düzenlemeler,

m)  Tarım ile ilgili toprak reformu ve tarım çalışanlarına yönelik iyileştirici düzenlemeler,

n)     Kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık yönünde düzenlemeler yapılması, (Çalışma ve emeklilik şartlarında kolaylık gibi)

o)     İTO endeksine göre küçük esnaf niteliğindeki esnafların ve el sanatları/el emeği ürünleri üreten sanatkar-esnafların korunması ve desteklenmesi yönünde düzenlemeler getirilmesi,

p)     Sosyal devletin fiilen gerçekleşmesine yönelik düzenlemeler,

r)   Vergi adaletinin sağlanması,

s)      İktidarın baskı ve diktaya kayma eğilimlerinin sınırlandırılması amacı ile denetleme (meclis bünyesindeki muhalefete) ve yargı organına (Anayasa mahkemesi, Danıştay ve Sayıştay)  yetkilendirme yapılması,

t)      Sivil toplum kuruluşlarının desteklenmesi ve yasal haklara kavuşmaları, (Örneğin, tüketici derneklerinin tüm tüketiciler lehine dava açmaları, Anayasa mahkemesi dahil)

Ülkemizde, çağdaş hak ve özgürlükler mücadele edilmeden kazanılmış olduğundan, bu kazanımların ayırdına varılamadığı gibi, kaybedilecekler de bilinmemektedir.

Gelişmiş ülkelerce işgal edilmiş veya sömürülmüş ülkelerde, ilk uygulama toplumun dini ve dilini yok etmek olmuştur.

“İnsan, elindekinin değerini kaybedince anlar.”  söylemine vakıf olmak için, bize nasip edilen değerleri kaybetmemiz mi gerekli, neden, kaybetmeden önce bu değerlerin önemini bilip, koruyamıyoruz.

Yoksa, elimizdeki bu darbe anayası ile verilen değerler bile mi, bizim “anlayış” seviyemizin üstünde… (1980 darbesini yapanlar, 1961 Anayasa’sının topluma bol geldiğini, daha dar bir anayasa yapacaklarını belirtmekten çekinmemişlerdir.)

“Sivil”, “Demokrat”, “Özgürlükçü” ve “İlerici” bir anayasa mı yapmak istiyoruz, yoksa, dikta eğimlisi askeri rejimlerin bile yapmadığı şekilde bir kuvvet diktatörlüğü mü yaratmak istiyoruz. İkibinli yıllarda, ortaçağ çekişmelerine geri dönmenin bir anlamı olmadığı kanaatindeyiz.

İnsan hak ve özgürlüklerinin nasıl kazanıldığını, egemen güce karşı verilen hukuk mücadelesini bilen ve topluma karşı sorumluluk duygusu taşıyan her hukukçunun görevi; Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımları korumak ve toplumu  da bu yönde aydınlatmak olmalıdır.

                                                                                                   ***************************

 NOT: Yazı ile ilgili danışma ücrete tabiidir.

  Bu yazının değişik bir versiyonu Mersin Barosu dergisinde yayınlanmıştır.

KAYNAKLAR :

 1)     Genel Kamu Hukuku, Doç.Dr.Mehmet Akad,

2)     Hürriyet Bildirgeleri, Janko Musulin,

3)     Özgürlük Bildirgeleri, C.Can Aktan-İ.Yaşar Vural,

4)     AB Anayasası ve mevzuatı, Av.İsa Çelik,

5)     Kanunların Ruhu Üzerine, Montesquieu,

6)     Eski Anayasa Hukukumuz ve İslam Anayasası, Prof.Ahmet Akgündüz,

7)     www.anayasa.gen.tr, Kemal Gözler,

8)     tr.wikipedia.org,

9)     www.yenianayasaicin.org,

10) Rehber Ansiklopedisi

11)  Hitit Hukuku, Erdal Doğan

Comments are closed.